Aşırı şekerli gıdaların çürüklere yol açtığını hepimiz biliyoruz; çünkü şeker, ağızdaki zararlı bakterileri besliyor. Ancak diş sağlığı sadece nelerden uzak durduğumuzla sınırlı değil. Yediklerimiz de en az kaçındıklarımız kadar önemli. Ağzımızda yaklaşık 700 farklı bakteri türünün yanı sıra virüsler, mantarlar ve diğer mikroorganizmaların oluşturduğu karmaşık bir ekosistem yaşıyor. Ağız mikrobiyomu olarak adlandırılan bu yapı, sadece diş ve diş eti sağlığını değil, genel sağlık durumumuzu da etkileyebiliyor. Beslenme ise hangi mikroorganizmaların gelişeceğini belirleyen temel faktörlerden biri.
Ağzımızda hem yararlı hem de zararlı bakteriler bulunuyor. Farklı mikroorganizmalar ağzın farklı bölgelerini tercih ediyor. Kimileri diş yüzeylerinde tutunurken, diğerleri dili, bir kısmı ise diş ve diş etleri arasındaki küçük boşlukları mesken tutuyor. İstenmeyen bakterilerin başında Streptococcus mutans geliyor. Şekeri çok seven bu bakteri, onu dişlerin koruyucu minesine saldıran asitlere dönüştürüyor. Bu süreç zamanla çürüklerin oluşmasına neden olabiliyor. Ancak tam tersi bir rol üstlenen bakteriler de mevcut. Veillonella, Actinomyces, bazı Streptococcus ve Neisseria türleri, hastalık yapıcı mikroorganizmaların ağıza yerleşmesini engelliyor.
Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nde antropoloji ve biyoetik doçenti olan Laura Weyrich konuyu şöyle açıklıyor: Şekeri seven bu bakterilerin daha geniş ailesinde, neredeyse hiç asit üretmeyen türler de var. Hatta asit üreten bazı mikroorganizmalara saldırıyorlar. Weyrich, bu yararlı bakterilerin istenmeyen mikroorganizmalara karşı kullandıkları kendi maddelerini ürettiği için onları özgürlük savaşçılarına benzetiyor. Örneğin S. salivarius, geleneksel antibiyotiklere dirençli olanlar da dahil olmak üzere çok çeşitli zararlı mikropları yok edebilen proteinler üretiyor.
Kötü bir mikrobiyom sadece dişleri etkilemiyor. Düzenli ve dikkatli diş fırçalamak çok önemli, ancak tek başına yeterli değil. Yetersiz ağız hijyeni durumunda, diş ve diş etleri arasında az oksijen bulunan küçük cepler oluşabiliyor. Bu ceplerde, diş eti hastalıklarıyla ilişkilendirilen Porphyromonas gingivalis bakterisi gelişebiliyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar, ağız mikrobiyomunun bozulmasını kalp damar hastalıkları, depresyon, diyabet, inflamatuar bağırsak hastalıkları ve romatoid artrit gibi birçok sağlık sorunuyla bağlantılı buluyor.
Bilim insanları ayrıca bazı kanser türleriyle, özellikle kalın bağırsak ve pankreas kanserleriyle de bağlantılar keşfediyor. Yakın tarihli bir araştırmada, katılımcıların tükürük örnekleri analiz edildi ve ardından kanser gelişimi riskleri takip edildi. Ağız mikrobiyomunda çürükle ilişkili belirli bakteriler veya Candida mayası bulunan kişilerde pankreas kanseri riskinin daha yüksek olduğu tespit edildi. Diğer araştırmalar ise mikroorganizma çeşitliliğinin de önemli olduğunu gösteriyor. Örneğin, ağızdaki bakteri çeşitliliğinin düşük olması depresyonla ilişkilendiriliyor.
Peki nelerden kaçınmalıyız? En bariz düşman, yüksek şeker içeren yiyecek ve içecekler. Zararlı bakteriler şekeri enerji kaynağı olarak kullanıyor ve dişlere zarar veren asitler üretiyor. Ağızda kolayca şekere parçalanan işlenmiş karbonhidratların alımını da sınırlamak faydalı olacaktır. Beyaz ekmek, kraker, bisküvi, hamur işleri ve tuzlu çubuk krakerler gibi gıdaları tüketirken dikkatli olmakta fayda var. Ancak sadece belirli ürünleri diyetimizden çıkarmak yerine, yararlı bakterilerin gelişimi için uygun koşullar yaratmayı da deneyebiliriz.
Yararlı bakterileri besleyen gıdaların başında yapraklı sebzeler geliyor. Karalahana, ıspanak, pancar ve turp yüksek miktarda nitrat içeriyor. Ağızdaki Neisseria bakterileri bu nitratları nitrite dönüştürüyor. Daha sonra vücuttaki diğer mikroorganizmalar devreye girerek bunları kana karışan ve kan basıncını düşürmeye yardımcı olan nitrik oksit bileşiğine çeviriyor. Bir araştırmada, iki hafta boyunca günde iki kez nitrat açısından zengin pancar suyu içen yaşlı yetişkinlerin kan basıncında düşüş gözlemlendi.
Sarımsak da beklenmedik derecede faydalı bir etkiye sahip olabiliyor. Nefesi tazelemese de, çiğnenmesi çürük ve diş eti hastalıklarıyla ilişkili bakterilerin bir kısmına karşı yardımcı olabiliyor. Bunun nedeni, antimikrobiyal özelliklere sahip olan alisin maddesi.
Çay ve orman meyveleri de aynı şekilde yardımcı olabiliyor. Bitkisel gıdalar, bitkilerin kendilerini olumsuz çevre koşullarından korumak için ürettiği polifenoller içeriyor. Bu bileşiklerin ağız içinde de olumlu etkileri olduğu ortaya çıktı. Araştırmalar, çaydaki polifenollerin çürük ve diş eti hastalıklarıyla ilişkili bazı bakterileri baskılayabildiğini gösteriyor. Ayrıca mikroorganizmaların diş yüzeyine yapışıp birleşmesini de engelliyorlar.
Illinois Üniversitesi Şikago Kampüsü'nde çocuk diş hekimliği profesörü olan Christine Vu, Polifenoller, diş plağının yapışkanlığından sorumlu olan enzimlerden birini baskılıyor diyor. Vu'nun bir araştırmasında çayın, dilin arka kısmında biriken ve ağız kokusuna neden olan bakterilere karşı da faydalı olduğu görüldü. Polifenoller ayrıca birçok meyvede, özellikle de koyu renkli orman meyvelerinde bulunuyor. Bu durum, şeker ve asit içerikleri nedeniyle ilk bakışta dişler için pek uygun görünmeyen bazı gıdaların da olumlu etkileri olabileceği anlamına geliyor.
Vu'nun araştırmaları, örneğin kırmızı yaban mersini suyunun diş plağı oluşumunu sınırlayabildiğini ve çürük ile diş eti hastalıklarıyla ilişkili bakterileri baskılayabildiğini gösteriyor. Bal da polifenoller açısından zengin ve araştırmalara göre plak oluşumunu engelleyerek çürüklere neden olan bakterilere karşı koyabiliyor.
Peki ya peynir? Peynir çiğnemenin de ağız mikrobiyomu için potansiyel olarak faydalı olduğu düşünülüyor. Sonuç olarak diş bakımı sadece diş fırçası ve macundan ibaret değil. Farklı mikroorganizmalar arasındaki denge çok önemli ve beslenme bu dengeyi etkilemenin yollarından biri. Amaç her türlü şekerden veya asitten korkmak değil; çeşitli bir mikrobiyal topluluğu korumak ve çürük ile diş eti hastalıklarına yol açan bakterilere avantaj sağlayan gıdaları sınırlamaktır.