Tıp, kanser ve Hepatit C gibi hastalıklara karşı bugün kayda değer başarılar elde ederken, laboratuvarlarda bir zamanlar ölüm cezası olarak görülen genetik anomaliler ve nörodejeneratif hastalıklar için yenilikçi tedaviler üzerinde yoğun bir şekilde çalışılıyor. Peki ya tıp, bilinen tüm hastalıkları ve yaşlanmanın tersine çevrilebilir süreçlerini tamamen ortadan kaldırabilseydi ne olurdu? Nature dergisi bünyesindeki yaşlanma bilimi üzerine uzmanlaşmış bir dergide yayımlanan yeni bir araştırma bu soruya yanıt arıyor.
Araştırmaya göre, kişi tamamen sağlıklı olsa bile, somatik mutasyonlar olarak adlandırılan ve doğumdan itibaren hücrelerde kendiliğinden oluşan mikroskobik DNA hatalarının birikmesi, insan ömrüne ortalama 194 yıllık bir biyolojik tavan koyuyor. Bu sınır, farklı dokuların genetik kodda biriken hatalarla başa çıkma biçimindeki temel farklılıktan kaynaklanıyor.
Karaciğer gibi kendini yenileme kapasitesi yüksek organlar, hücrelerini sürekli yenileyerek bu hataları temizleyebilir ve binlerce yıl işlev görebilirken, bölünme yeteneği olmayan organlar başka bir riskle karşı karşıya kalıyor. Beyindeki nöronlar ve kalp kası hücreleri, her bir mutasyonu pratikte biriktiriyor ve uzun ömrün önündeki ana engel haline geliyor.
Araştırmanın yazarlarına göre somatik mutasyonlar, klasik ilaçlar veya iyileştirilmiş bir yaşam tarzıyla aşılamayacak temel bir sınır oluşturuyor. İnsanlığın bir gün 150 yıllık sınırı aşıp 200 yıla yaklaşabilmesi için tıbbın, beyindeki nöronların doğrudan hücresel olarak değiştirilmesi ve yenilenmesine yönelik tamamen yeni tedaviler geliştirmesi gerekecek.
İlginç bir tesadüf eseri, matematiksel modeller insan için nihai biyolojik tavan olarak 194 yılı işaret ederken, Napolyon'un sürgününün son günlerini geçirdiği uzak Saint Helena adasında, tam da bu yaşa ulaşmış yaşayan bir efsane dolaşıyor. Dev kaplumbağa Jonathan, Fransız imparatorun ölümünden sadece on yıl sonra doğmuş ve 19. yüzyılda aynı vali konağına getirilmiş. Neredeyse iki yüzyıldır bu izole okyanus parçasında yaşayan Jonathan, gezegendeki en yaşlı kara hayvanı unvanını taşıyor.
Somatik mutasyon birikimi teorisinin yanı sıra, bilim çevrelerinde insan ömrünün sınırlarını belirlemeye çalışan birkaç temel eski hipotez ve model daha bulunuyor.
En bilinen teorilerden biri, Leonard Hayflick'in 1961'deki keşfine dayanıyor. Buna göre sıradan insan hücreleri, yaşlanıp çoğalmayı durdurmadan önce yaklaşık 40 ila 60 kez bölünebiliyor. Bu sürecin ana itici gücü ise telomerler, yani kromozomların uçlarındaki koruyucu başlıklar. Her bölünmede kısalan telomerler tamamen yok olduğunda, hücreye ölüm sinyali gidiyor. Bu modele göre insanın doğal biyolojik eşiği yaklaşık 120 yıl.
Kan değerleri ve fiziksel aktivite analizine dayanan başka çalışmalar ise yaşlanmayı tek tek hücreler üzerinden değil, tüm sistemin bütünlüğünü ve direncini kaybetmesi olarak ele alıyor. Bu noktaya, vücudun stres, hastalık veya enfeksiyon sonrası toparlanması için gereken sürenin katlanarak artmasıyla ulaşılıyor. Yani süreç, zamanla aynı ve düzenli adımlarla değil, giderek hızlanarak ilerliyor. Modelin grafiği, 120 ila 150 yaş arasında bu toparlanma yeteneğinin tamamen sıfırlandığını ve organizmanın en ufak dış hasarlara bile dayanamaz hale geldiğini gösteriyor.
Diğer bilim insanları ise serbest radikalleri ve oksidasyonu suçluyor. Bu teori, yaşlanmayı nefes almanın bir yan ürünü olarak görüyor. Hücrelerin enerji santralleri olan mitokondriler, vücuttaki proteinlere, yağlara ve DNA'ya kademeli olarak zarar veren reaktif oksijen türleri üretiyor. Bu hipotezin savunucularına göre, hastalık olmasa bile hücresel düzeydeki biyokimyasal 'paslanma', yaşamın önüne aşılmaz bir tavan koyuyor.
Plato hipotezi ise çok net bir gerçeğe dayanıyor: Son yıllarda tıp, hijyen ve yaşam kalitesindeki devasa sıçramaya rağmen, Dünya'nın en yaşlı insanına ait resmi mutlak rekor (Jeanne Louise Calment tarafından kırılan 122 yıl 164 gün) 1997'den bu yana, yani neredeyse otuz yıldır kırılamadı. Bu nedenle hipotezin savunucuları, sınırın bir yerlerde bu civarda olduğunu kabul ediyor.
Bunun tam tersini savunan bir grup demograf ve istatistikçi ise kesin bir biyolojik tavanın hiç olmadığını iddia ediyor. 105 yaş sonrası asırlık bireylerin verilerini inceleyen analizlerine göre, ölüm riski katlanarak artmayı durduruyor ve bir sonraki yılı yaşama olasılığının yaklaşık %50 olduğu bir platoda sabitleniyor. Bu hipoteze göre maksimum yaşam süresi daha çok bir olasılık meselesi ve 100 yaş üstü insan sayısı arttıkça 122 yıllık rekorun kırılması kaçınılmaz.
Geçtiğimiz hafta içinde, Graf İgnatievo ve Petriç'ten iki Bulgar kadın 100. yaş günlerini kutladı. Ancak bu istisnalar, uzun ömür bilimindeki Bulgar paradoksunu açıklamıyor.
Bu paradoksun ilk belirtisi, Nobel ödüllü İlya Meçnikov'un Rodoplar'da alışılmadık derecede yüksek sayıda asırlık insan tespit ettiği 20. yüzyılın başlarına dayanıyor. Meçnikov, ağır fiziksel işe maruz kalan yoksul bir nüfusun bu kadar uzun yaşamasını, geleneksel Bulgar yoğurdu ve içindeki Lactobacillus bulgaricus bakterisinin faydalarına bağlayarak probiyotik biliminin temelini atmıştı.
Günümüzde bu terim, Eurostat verilerinde bambaşka bir istatistiksel çelişkiyi tanımlıyor. Buna göre Bulgaristan, Avrupa Birliği'nde genel yaşam süresinde geleneksel olarak son sıralarda yer almasına rağmen, sağlıklı geçen yıl sayısı göstergesinde beklenmedik derecede yüksek sıralarda yer alıyor. Peki bu verilerin ardında ne yatıyor?
Ülkemizdeki düşük genel yaşam süresi ile yüksek sağlıklı yaşam yılı sayısı arasındaki paradoksun mantıklı bir açıklaması var. İstatistiklere göre Bulgarlar, yaşamlarının ortalama 7,3 yılını ağır hastalık veya kısıtlılık içinde geçiriyor. Bu, destekleyici tıp sayesinde bu sürenin genellikle 15 yılı aştığı birçok Batı Avrupa ülkesine kıyasla önemli ölçüde daha az. Bu durum birkaç temel faktöre bağlanıyor. Temel olarak, sağlıklı geçen yıl sayısı verileri, kişisel değerlendirmeye dayalı anket çalışmalarına dayanıyor. Bulgar kültüründe kronik rahatsızlıklara karşı daha yüksek bir tolerans eşiği bulunuyor; bu nedenle birçok kişi, gerçekten ciddi semptomlar yaşayana kadar kendini sağlıklı olarak beyan ediyor.
Bir diğer önemli neden ise 50-70 yaş aralığında kalp krizi ve felç gibi ani kardiyovasküler olaylardan kaynaklanan yüksek ölüm oranı. Bu durumlar genellikle beklenmedik bir şekilde ortaya çıkıyor ve uzun süreli bir yataklı dönem olmaksızın ölümcül sonuçlanıyor; bu da istatistiksel olarak hastalık süresini kısaltıyor. Ayrıca, düzenli kontrollerin yaygın olarak ihmal edilmesi nedeniyle birçok ciddi hastalık ileri evrede tespit ediliyor. Bu vakalarda, tanı konulması ile yaşamın sonu arasındaki süre kısa oluyor; bu nedenle kişi yanıltıcı bir şekilde hayatının büyük bölümünde sağlıklı kabul edilirken, hastalık dönemi zamana sıkışmış oluyor.
Dünya yaşam süresi sıralamasında Bulgaristan yaklaşık 84. sırada yer alıyor. 'Yaklaşık' mı? Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Dünya Sağlık Örgütü ve CIA gibi kuruluşlar kendi verilerini yayınlıyor. Hangi veri tabanına bakıldığına bağlı olarak bir ülkenin sırası 2-3 puan değişebiliyor. Farklı küresel veri tabanları arasındaki tutarsızlıklar nedeniyle istatistiklerde mutlak bir pozisyon belirtmek yerine yaklaşık bir aralık veya değer vermek adettendir.
Yaşam süresi sıralamasının zirvesine ve dibine ayrıntılı olarak bakıldığında da sorular ortaya çıkıyor. Çoğu insanı şaşırtacak şekilde, mutlak rekorlar mikro devletler tarafından tutuluyor. Bu ülkeler, öncelikle son derece yüksek yaşam standardı, birinci sınıf sağlık hizmetlerine erişim ve az nüfuslarının mükemmel bir sosyal ve sağlık ortamının sürdürülmesini kolaylaştırması nedeniyle üst sıralarda yer alıyor. Ancak bilim insanları ve DSÖ, Japonya'yı 'altın standart' ve uzun ömürde mutlak lider olarak tanımladığında, onu önündeki üç ülkeden ayıran üç temel faktörü kastediyor. Japonya, 123 milyondan fazla nüfusuyla dev bir ulus. Bu kadar büyük ve coğrafi olarak dağınık bir nüfus için, uzak adalar ve kırsal alanlar dahil, ortalama yaşam süresini 85 yılın üzerinde tutmak insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir başarı. Yükselen Güneş Ülkesi, ileri yaştaki yaşlı nüfus yoğunluğunda mutlak rekora sahip: 100 yaş üstü 95.000'den fazla insan. Başka hiçbir toplum, nüfusunun bu kadar yüksek bir yüzdesinin bu başarıya ulaştığını görmemiştir. Japonya, DSÖ sıralamalarında, bir kişinin tam sağlık içinde, engelsiz ve başkasının yardımına ihtiyaç duymadan geçirdiği yıl sayısında geleneksel olarak dünyada 1 numaradır. Japonlar sadece çok yaşlanmakla kalmıyor, aynı zamanda hayatlarının sonuna kadar hareketli, sosyal olarak aktif ve sağlıklı kalıyorlar.