Slovakya Devlet Seçim Komisyonu, Cumartesi günü düzenlenen referandumu geçersiz ilan etti. TASR ajansının haberine göre gerekçe, katılım oranının yüzde 50’nin çok altında kalması. Oy kullanma hakkına sahip yaklaşık 4,33 milyon Slovak vatandaşından yalnızca yüzde 16,3’ü sandığa gitti. Referandumun geçerli sayılması için 2,2 milyondan fazla seçmenin oy kullanması gerekiyordu.
Referandumda iki soru yöneltildi. Birincisi, Başbakan Robert Fico’ya 2024’teki suikast girişiminin ardından bağlanan ve milletvekili maaşına eşit olan ömür boyu mali hakların iptaliyle ilgiliydi. İkinci soru ise Fico hükümetinin daha önce kapatılan yolsuzlukla mücadele yapıları olan Özel Savcılık ve Ulusal Kriminal Ajansın (NAKA) yeniden kurulmasını öngörüyordu.
Referandumun resmi başlatıcısı, Avrupa yanlısı, merkez sağ ve liberal bir parti olan Demokrati oldu. Parti, Fico’nun en büyük rakibi olarak bilinen eski Başbakan Eduard Heger liderliğinde. Demokrati’nin oy oranı yaklaşık yüzde 5,5 seviyesinde ve bu da partiyi parlamento dışında bırakıyor.
Slovak siyasetindeki asıl karşılıkları ise Bulgaristan’daki PP ve DB’ye denk gelen iki ana muhalefet partisi. Bunlardan İlerici Slovakya (Progressive Slovakia), liberal, Avrupa yanlısı bir parti ve seçmen kitlesi ağırlıklı olarak başkent Bratislava’da yoğunlaşıyor. Parti tabanı çoğunlukla BT sektörü ve diğer iş kollarından gençlerden oluşuyor. Lideri Michal Šimečka, Fico karşıtı protestoların önde gelen ismi.
Özgürlük ve Dayanışma ile Hıristiyan Demokrat Hareketi ise DB’nin ideallerine yakın bir koalisyon oluşturuyor. Daha ılımlı sağ liberaller olarak tanımlanan bu parti, hukukun üstünlüğü ve Avrupa-Atlantikçiliğe büyük önem veriyor.
Referandum öncesinde Batı yanlısı tüm muhalefet partileri, sosyal medya üzerinden güçlü bir kampanya yürüttü. Ancak partiler arasında, benzer tabana hitap etmeleri nedeniyle birbirlerinin oylarını çalmamak adına adeta bir soğuk savaş yaşandı. Referandumun ağır bir yenilgiyle sonuçlanmasının ardından muhalefetten art arda mazeretler geldi: İnsanların yaz tatilinde olduğu, bu nedenle Fico karşıtı protestoların zayıf kaldığı öne sürüldü. Ayrıca referandum için 380 bin imza toplamanın büyük bir başarı olduğu ve asıl meselenin bu olduğu savunuldu. Son olarak da Slovakya’nın henüz gerçek bir demokrasiye dönüşmediği, bu yüzden muhalefetin iktidara gelerek halkı özgürleştirmesi gerektiği iddia edildi.
Ancak acı gerçek şu: Seçmenlerin yüzde 84’ünün sandığa gitmemesi, Slovak liberaller için olduğu kadar, onların ideolojik ikizleri konumundaki Bulgaristan’daki PP ve DB için de soğuk bir duş etkisi yarattı. Zira her iki ülkede de bu partilerin oy oranının yüzde 15’lik bir tavana takıldığı görülüyor. Coşku dalgasının geçmesiyle birlikte bu partiler, büyük şehirlerdeki aktif, orta sınıf, genç ve Avrupa yanlısı seçmenlerden oluşan küçük bir çekirdek kitleye sıkışıp kaldı. Liderlerse uzun süre bu çekirdeğin çoğunluk olduğu yanılsamasıyla hareket etti.
Ancak başkentlerin dışına çıkıldığında gerçeklik farklı: Küçük şehirlerde yaşayanların gündelik ve ekonomik sorunları çok daha farklı. İster Bulgar liberaller yolsuzlukla mücadele komisyonunun kapatılmasını, ister Slovak liberaller yeniden açılmasını istesin, adli reform bu seçmenler için birinci öncelik değil.
Adli reform söylemi, hem seçmen yorgunluğu hem de liberallerin bu reformu hayata geçirmedeki başarısızlığı nedeniyle artık eskidi. PP-DB’nin Petkov ve Denkov hükümetleri döneminde olduğu gibi, Slovakya’daki Batı yanlısı güçlerin Eduard Heger ve Igor Matoviç kabineleri döneminde de vaat edilen gerçek reform yerine seçmenler, perde arkası pazarlıklar ve partizanca atamalara tanık oldu. Bu durum hem Sofya’da hem de Bratislava’da büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Dahası, yargı sistemine el konulmaya çalışıldığı ve partisel ve kurumsal çıkarlar adına bir sopa olarak kullanılmak istendiği görüldü.
Aynı konunun her iki ülkede de yıllardır sonuçsuz bir şekilde dönüp durması, onu siyasi bir arka plan gürültüsüne dönüştürdü. Seçmen bu sesi duymaz hale geldikçe bu partilere olan ilgi de azalıyor. Liberal partilerin en büyük sorunu, kendilerini inşa ettikleri şeylerle değil, karşı oldukları şeylerle tanımlamaları. Yani politika yalnızca “Pelevski’yi gönderelim” ya da “Fico’yu durduralım” etrafında döndüğünde, enflasyon, düşük gelirler, kötü sağlık sistemi ya da demografik kriz gibi konularda çözüm sunamıyorlar.
Bulgaristan ve Slovakya’nın AB’deki en düşük yaşam standartlarına sahip ülkeler arasında olduğu Doğu Avrupa’da çoğunluk, güvenlik, öngörülebilirlik ve daha iyi bir yaşamı burada ve şimdi istiyor. Bu nedenle liberallerin ve reformcuların fikirleri giderek daha az ilgi görüyor. Sistem partileri ise istikrar, sosyal yardımlar ve sıradan insanın korunması vaadiyle kazanıyor. Reformcularsa yalnızca hukuki ayrıntılara takılıp kalmış gibi görünüyor.
Sonuç olarak, gerek Bulgaristan’daki gerekse Slovakya’daki liberaller, zamanın değiştiğini anlamadıkları sürece yüzde 15’lik tuzaklarında kilitli kalmaya ve sokaklara hakim olup iktidara gelememeye devam edecekler.