Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bugün düzenlenen Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını tehdit eden gelişmeler karşısında kenarda beklemeye niyeti olmadığını net bir şekilde ortaya koydu. Orta Doğu'da artan gerilim ve bölgedeki güç dengelerinin yeniden şekillenmesi sürecinde konuşan Erdoğan, Ankara'nın sağduyulu tutumunun zayıflık olarak algılanmaması gerektiğini vurguladı.
Türk lider, siyasi mesajını daha da netleştirerek, "Türkiye'nin dostları kazanacak, düşmanlığı seçenler ise kaybedecek" ifadelerini kullandı. Erdoğan, olağan dışı bir sertlikle konuşarak Ankara'nın geri adım atmayacağı sınırları çizdi. "Sakin ve dengeli tutumumuz kimseyi yanlış beklentilere itmameli" diyen Erdoğan, Türkiye'nin ülkeye yönelik operasyonlara izin vermeyeceğini ve bölgedeki düşmanca eylemleri sadece izlemekle yetinmeyeceğini sözlerine ekledi.
Bu mesajın zamanlaması büyük önem taşıyor. Türkiye; Orta Doğu, Karadeniz, Kafkaslar ve Doğu Akdeniz gibi dünyanın en gergin jeopolitik hatlarının tam ortasında yer alıyor. Ankara aynı anda Batı, Rusya, İran, Arap ülkeleri ve Çin ile karmaşık ilişkiler yürütüyor. Erdoğan, bu denge politikasının pasiflik anlamına gelmediğini, Türkiye'nin ulusal çıkarlarının sınırlarını kendi belirleme özgürlüğüne sahip olduğunu göstermek istedi.
"Kimseye karşı kesin bir düşmanlık beslemiyoruz" diyen Cumhurbaşkanı, hemen ardından Türkiye'yi sıkıştırma veya yolundan saptırma çabalarının başarısız olacağı uyarısında bulundu. Erdoğan'ın en çarpıcı mesajlarından biri şuydu: "Türkiye'nin dostları kazanacak, düşmanlığı seçenler ise kaybedecek."
Erdoğan'ın sözlerinde Ankara'nın daha büyük bir hırsı da yankılanıyordu: Türkiye'nin sadece bir NATO üyesi, AB adayı veya bölgesel bir arabulucu olarak değil, kendi dış politikasına sahip bağımsız bir etki merkezi olarak görülmesi. Erdoğan, ulusal çıkarları bu stratejinin temeline oturttu. Ona göre tarihi bağlar, kültürel miras ve artan ekonomik ve askeri kapasite, Türkiye'ye uluslararası alanda çok daha büyük bir hareket alanı sağlıyor. Bu nedenle Ankara, otomatik olarak tek bir bloğun arkasına dizilmeden, farklı güç merkezleriyle ilişkilerini geliştirmeye devam edecek.
Bu politika, 1 Eylül'de Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde de net bir şekilde görüldü. Erdoğan, foruma katılarak Vladimir Putin ile yaklaşık bir buçuk saat görüştü. Rus lider, Türkiye'yi Moskova'nın "ayrıcalıklı ortaklarından" biri olarak nitelendirirken, Erdoğan da iki ülke arasındaki ilişkilerin eşi benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaştığını belirtti.
Erdoğan, Şanghay İşbirliği Örgütü'nün potansiyeline dikkat çekerek Türkiye'nin bu örgütle temaslarını derinleştirme niyetini teyit etti. Çin, Rusya, Hindistan, İran, Pakistan ve Orta Asya ülkelerini bir araya getiren örgüt, büyük Batı dışı güçlerin küresel siyasetteki etkisini artırmaya çalıştığı platformlardan biri haline geliyor. Bişkek'teki zirvede liderler, güvenlik, ticaret, enerji, ulaşım ve teknolojide daha yakın işbirliği için bir bildiri kabul etti ve çok kutuplu bir uluslararası düzenden yeniden söz etti.
Türkiye için bu tür formatlara katılım, Erdoğan'ın yıllardır savunduğu çizginin bir parçası: Ankara batıdaki ittifaklarını korurken, aynı zamanda Moskova, Pekin, Orta Asya ve Orta Doğu'ya yönelik kanalları açık tutacak. Bu durum, Türkiye'nin diplomatik manevra alanını önemli ölçüde genişletiyor.
Cumhurbaşkanı, bölgedeki devam eden çatışmalar için de sert mesajlar verdi. Savaşların sonuçlarının artık sadece savaş alanıyla sınırlı kalmadığını, petrol fiyatlarına, ulaşıma, enflasyona ve Orta Doğu'nun çok ötesindeki ekonomilere yansıdığını belirtti. Erdoğan, İsrail politikalarını tırmanışın bir nedeni olarak suçladı ve radikal olarak nitelendirdiği yaklaşım değişmediği sürece bölgenin kriz sarmalından çıkamayacağını uyarısında bulundu. "Bu radikal düşünce tarzı değişmediği sürece kriz fırtınası dinmeyecek" diyen Erdoğan, Türkiye'nin diyalog ve diplomasi yoluyla çatışmalara çözüm bulma sorumluluğu üstlendiğini de sözlerine ekledi.
Sert dış politika söylemleri, ekonomik verilerle de desteklendi. Türkiye'nin ihracatı, 2026 yılının ilk sekiz ayında rekor seviye olan 185 milyar dolara ulaştı; bu da geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 4'lük bir artış anlamına geliyor. Sadece ağustos ayında ihracat 23,5 milyar dolarla Cumhuriyet tarihinin bu ay için en yüksek rakamı oldu.
Erdoğan, bu verileri savaşlara, enerji sarsıntılarına ve küresel belirsizliğe rağmen Türkiye'nin üretim, yatırım ve ihracata dayalı modelinden vazgeçmeyeceğinin kanıtı olarak sundu. Hükümet, enflasyonla mücadeleye de paralel olarak devam etme sözü veriyor; enflasyon, Türk haneleri için en hassas konulardan biri. Avrupa yönü de Ankara için kritik önemini koruyor. Yılın ilk sekiz ayında AB ülkelerine ihracat 71,8 milyar dolara yaklaştı. Bu durum, Erdoğan'ın dış politika dengesinin diğer yüzünü gösteriyor: Türkiye Rusya, Çin ve ŞİÖ ile ilişkilerini geliştirebilir, ancak Avrupa pazarı ekonomik denklemin devasa bir parçası olmaya devam ediyor.
Erdoğan, toplantıyı Türkiye'nin Kasım ayında Antalya'da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi öncesi uluslararası iddialarını vurgulamak için de kullandı. 190'dan fazla ülkeden temsilcinin ve 100 bini aşkın ziyaretçinin beklediği forum için hazırlıklar şimdiden başladı. Cumhurbaşkanı'nın ifadeleriyle, trafiği rahatlatacak 38 kilometrelik yol çalışmaları tamamlandı ve yatırımlar forum bitse bile şehirde kalmaya devam edecek. Böylece Ankara, COP31'i sadece bir iklim etkinliği olarak değil, diplomatik ağırlığının bir göstergesi olarak kullanmayı hedefliyor.
Büyük jeopolitik hamlelerin yanı sıra Erdoğan, hükümetin konut seferberliğinde yeni bir aşamayı da duyurdu. 14 Eylül'den itibaren İstanbul'daki 15 bin sosyal kiralık konut için başvurular alınmaya başlanacak ve ilk bin konut için kura çekimi ekim ayında yapılacak. Bu konutlar, megakentteki 100 bin sosyal konutluk programın ve 81 ildeki 500 bin konutluk ulusal projenin bir devamı niteliğinde. Amaç, yüksek fiyatlar ve kiralar nedeniyle baskı altında olan hanelere daha uygun fiyatlı evlere erişim sağlamak.
Burada da siyasi etki açıkça görülüyor. Erdoğan, dışarıda güç gösterisi yaparken içeride sosyal ve altyapı projelerini hayata geçiriyor. Bu, Türkiye'yi büyük bir uluslararası oyuncu olarak gösterirken, hükümetini de inşa eden, yatırım yapan ve somut ekonomik getiriler dağıtan bir güç olarak sunmaya çalışan bilinen bir formül.
Ancak her şeyin üzerinde Ankara'dan gelen uyarı yankılanmaya devam etti. Erdoğan, Türkiye'nin barış ve işbirliği istediğini, ancak sakinliğinin geri adım olarak yorumlanmasına izin vermeyeceğini belirtti. Ülkenin etrafındaki çatışmaların çoğaldığı bir dönemde, bu sözler artık sadece iç siyasi bir söylem olarak değil, Türkiye'nin bölgesel yeniden yapılanmanın bir sonraki aşamasında nasıl hareket etmeyi planladığının bir göstergesi olarak yankı buluyor.